7 Ekim 2015 Çarşamba

ZAMAN


İki satır önce başlamalıydı belki de bu teslimiyet. Olması gereken yerde, olması gerektiği gibi...


O zaman daha kolay olurdu belki kabullenmek.Suçlanacak ne zaman kalırdı, ne mekan, ne şahıs,ne de anılar..

   
Hesap kitap yapmadan, yarını düşünmeden, sadece anı yaşamak kurtarırdı belki de bizi... 
Halbuki güvenilecek en son şeydi zaman.


   Yıllar değil miydi saçlarımızı beyazlatan, aylar sonrasını planlamak yıkılan hayallerin öncüsü değil miydi? Peki ya haftalar, masum bakışları kandırmadı mı çoğumuzu?
    Günler bize erteletmedi mi sevgi dolu hatıralarımızı? Ve saatler bekletmedi mi bir buket çiçekle köşe başlarında? 


 Kahrolası dakikalardı çoğu zaman geleceğimizi belirleyen ve saniyeler yüzünden kaçırdık son kalkan treni.

   Bütün bunlara rağmen hala güveniyoruz ya zamana. Hala erteliyoruz ya hayallerimizi, hala bekletiyoruz sevdiklerimizi, başka bahara bırakıyoruz çiçek bahçemizi ve boş kalan kulübemizi. 


 Dostlarımıza bir kahve ısmarlamayı -kim bilir ne zaman gelecek- haftasonuna bırakıyoruz. Küçük kızımızla parka gitmeyi, farklı yerler görmeyi, kartopu oynamayı, müzik dinlemeyi, aşık olmayı, kek yapmayı, kendimizi, biz hep sonraya bırakıyoruz.













 
(resimler: http://www.oprisco.com)

29 Eylül 2015 Salı

Dante Gibi Ortasındayız Ömrün….





       İnsanın hiç inanası gelmiyor ama bu bir şiir kitabı. Tam 3 ciltlik!

       Daha önceleri  bir çok kez İlahi Komedya ’yı  okumaya yeltenmiştim fakat hepsi  facia ile noktalandı. Zira komedya Çince kadar anlamsız görünüyordu gözüme.  Geçenlerde abimin kütüphanesinden bana göz kırpmaya başlayınca haydi deyip bir kez daha denemek istedim veee mu-ci-ze!


       Oğlak yayınları ve çevirisini Rekin Teksoy üstlenmiş.  İyi ki de o yapmış. Hiç bu kadar orijinaline sadık, açıklayıcı ve sade bir komedya çevirisi görmemiştim.-orijinalinin bozulmayan kanıtları dipnota dahil – Bu üstün başarı ve alkış elbette ki Rekin Teksoy ‘a gidiyor. Dipnot olarak dokundurmaları ,kişilik ve olayları izaha bile girişmiş.

    Kitap Gustave DORE(1832-1883) ve Sandro BOTTİCELLİ(1445-1520) resimleri ile süslenmiş.

   Dore ve Botticelli kendi zamanlarında komedya’ dan ilham alarak komedyanın kantolarını resmetmişler ve harika bir seçim yapılarak bu resimler uygun kantoların geçtiği sayfalara eklenmiş. 
    Allahım bir şiir kitabından bahsediyorum ben oysaki !








   Komedya ’ya dair  herkesçe bilinen bazı tuhaf gerçeklikler var. Örneğin bilinenin aksine eserin orijinal adı yalnızca Komedya’dır. ‘İlahi ‘ kelimesi çok sonraları bir başkası tarafından eklenmiş.
Her bölüm (cennet (paradiso) , araf (purgatoria), cehennem(inferno)) “Yıldızlar”( stelle)  sözcüğü ile sona eriyor! 








   Geleyim muhtevaya… Dante’nin 1300 yılının 7 nisan Perşembe gecesi başlayan cennet, araf ve cehenneme uğradığı ruhi gezisi, bir hafta sürer. Bu yolculukta ona akıl hocası  Vergilius ve ilk aşkı Beatrice rehberlik ediyor. Dante'yi cehennem ve araf boyunca gezdiren vergilius, bütün bilgeliğine rağmen isa'dan önce doğduğu için kafirdir ve bu nedenle dante'ye cennette rehberlik edememektedir. Dante'nin yolculuğu küçükken bir davette görüp aşık olduğu Beatrice ile devam eder. Beatrice başkasıyla evlenmiş ve bir kazada ölmüştür buna rağmen Dante kendisine hala aşıktır.

   Dante yolculuğu sırasında 35 yaşındadır. Şiirinde bunu “yaşam yolumuzun yarısında” ( Nel mezzo del cammin di Vita Nostra.) mısrasıyla dile getirir.

   Evet ,” Dante gibi ortasındayız ömrün,

               35 yolun yarısı eder.” 
 Oldukça tanıdık geliyor değil mi?  :)

İnsan ömrüne biçilen bu 70 yılın asıl sebebi ise Zebur’da ortalama insan ömrü olarak geçmesindendir. :)

   İlgililer için şiirin baştan sona Terza Rima nazmına göre ( a-b-a , b-c-b  ,c-d-c…) yazıldığını da belirtip bitiriyorum. 
Keyifli okumalar! :)

Not: 
Publius Vergilius Maro M.Ö. yaşamış ünlü bir Romalı şairdir.
 Beatrice (Tanrının 3 kıymetli varlığından biri olarak gösterilir ilahi komedya'da, diğer ikisi hazreti meryem ve de azize lucia'dır. Cehennem yolculuğunda Dante'nin akıl hocası olarak kabul ettiği şair vergilius'u da gönderen odur.) 


 Gustave DORE- Şeytanın cennete son bakışı


28 Eylül 2015 Pazartesi

Marina BYCHKOVA Ve Enchanted Dolls



     


     




Oyuncakların yalnızca çocuklar için olduğunu düşünenlerdenseniz  , büyümek için acele eden, hep büyük olmak isteyen o olgun çocuklarındandınız demek. 
    Çocuk kalmak,  bu erken büyüyen yetişkinin her zaman esefle andığı bir olgudur. Eh bazı insanlar ise tıpkı benim gibi hiç büyümek istemez  ve bedenlerine inat ruhları asla büyümez. :)






     Marina Bychkova  oyuncakların yalnızca çocuklar için olduğuna inanmayan ve hep çocuk kalan tayfadan, muhteşem bir  sanatçı. Yaptığı porselen bebekler ile mitolojik karakterleri, peri masallarını ve bir insan olsaydı nasıl görünürdü  diye düşündüğümüz kavramları  gerçekliğe bürüyor. 
 Benim gibi ruhu çocuk olan her yiğidin rüyalarını süsleyen bu bebeklerle maalesef oynamak mümkün değil :) İşte Marina ve porselen  bebeklerini daha yakından tanımak isteyenler, vitrininde yer açanlar  ve daha fazla ayrıntı için link http://www.enchanteddoll.com/






    

BEMBEYAZ

Beyaz, bembeyaz…
  Uçsuz bucaksız ağaçlar, evler, sokaklar,kaldırımlar…
 Kaldırımda yatan küçük köpek, kırmızı kurdelalar, yeşil çam ağaçları…
 Sokak lambasının altında geçirilebilecek en güzel yılbaşı…
İşte geliyor! 
Siyah takım elbisesi, siyah iskarpinleri, kırmızı kravatı, kirli sakalları, gür saçları, buğday teni ve bembeyaz dişleriyle tam karşımda.
 Kalbim duracak sanki. 
Korkuyorum. Hayır, hayır! Hiç korkmuyorum.
 Sadece biraz heyecanlıyım. 
Bir yerlerden akordeon sesi geliyor. İşte bizim şarkımız. Kulaklarımdan girip tüm hücrelerime dağılıyor. 
Elini uzattı. Verebilir miyim elimi? Nasıl güvenebilirim? Tabiki güvenebilirim, insan sevdiğine güvenmeli.
 Eli elime değdi. Sanki kalbim yerinden çıkacak. Diğer eliyle belimi kavradı. Ben de onun omzuna koydum boş kalan elimi. Sokak lambasının altında bizim şarkımız, bizim raksımız… 
Sadece o ve ben… 
Şimdi ve her zaman…
Gözlerimi açtığımda yine bembeyaz… 
Bembeyaz duvarlar… 
Bembeyaz çarşaf… 
Bembeyaz perde… 
Kollarımda ve ayaklarımda kelepçeler… 
Birileri konuşuyor başımda. Diyorlar ki “yine kaçmış, köşedeki sokak lambasının altında bulduk onu. Yazık çok da genç! Bunu yapan insan olamaz.”
Kimden bahsediyorlar hiç bir şey anlamıyorum?
 Neden bana bakıyorlar? 
Hayır yanlış kişiye bakıyorsunuz. Sevdiği tarafından terkedilen kadın ben değilim ki. 
Hem neden terk etsin beni? 
Neden bu dünyada yapayalnız bırakıp gitsin ki? 
O kadar kolay mı?
 İnsan sevdiğine bunu yapar mı?(sdfklr)






YAZIYORUM ÇÜNKÜ

 “Hadi anlat, anlat neden ağlıyorsun. ” dedi yaşlı adam.
 Boyundan büyük bahçe duvarının üzerinde dizlerini karnına çekip oturmuş, hıçkıran küçük kıza.


Konuşmuyordu küçük kız, sadece gözyaşları arasından nefes almaya çabalıyordu.


Başını usulca  kaldırdı ve bir ömrü yüzündeki kırışıklara gizlemiş hüzünlü adama baktı.


 “Ağlıyorum… Ağlıyorum… Çünkü, anlatamıyorum…”


    Anlatılmayan hikayeyi anlatmak, görülmeyen gökyüzünü görmek, duyulmayan şarkıyı fısıldamak için…


    Hiç kimsenin gitmediği , terkedilmiş şehirlere gitmek, ıslatmayan  yağmurda ıslanmak için…


   Hiç çekilmemiş filmi izlemek, hiç yazılmamış kitabı okumak, kıvırcık amcanın bile çizmediği resimleri çizmek için…


   Nefes almak için, bir fincan kahve için, sevmek için, sevilmek için, gökyüzünün mavisi, ağacın yeşili, sonbaharın sarısı için…


   Sek sek oynayan ipek saçlı küçük için, son treni kaçırmış kırmızılı kadın, gökkuşağının sekizinci rengi kahverengi için...   (sdfklr)